TURGAY KANTÜRK'LE RADYO TİYATROSU ÜZERİNE SÖYLEŞİ

 

Söyleşi: Pınar Tarcan

 

 

Radyo tiyatroları bir dönemin vazgeçilmez eğlencesiydi. O dönemden ve radyoda yayınlanan oyunlardan bahseder misiniz biraz?

 

Evet gerçekten de öyleydi. Özellikle klasiklerden yapılan uyarlamaları hatırlıyorum. Birçok Dostoyevski, Çehov ve Balsac kalmış bende. Bir de kimi oyuncuların seslerini hatırlıyorum. Özellikle Yıldırım Önal, Kerim Afşar, Tomris Oğuzalp, sonraları Işık Yenersu, Mümtaz Sevinç ve de Sönmez Atasoy o dönemin unutulmaz sesleriydi benim için.

 

 

Sabahattin Kudret Aksal’ın öğrencisisiniz. Onun yayınlanan oyunlarından neleri örnek verebilirsiniz? Radyo tiyatroları konusunda kişisel fikirleri nelerdi?

 

Sabahattin Kudret’in hiç radyo oyunu yazdığını hatırlamıyorum. Tüm oyunları sahne için yazılmış oyunlardı. Ama özellikle Kahvede Şenlik Var birkaç kez radyoya uyarlandı. Bay Hiç ve Sonsuzluk Kitabevi adlı oyunlarının da radyo da seslendirildiğini hatırlıyorum. Özellikle Kahvede Şenlik Var radyoda ‘oynandığı’ biçimiyle SKA’nın belleğinde özel bir yer edinmişti, (ki yazım biçimine doğru orantılı şiirsel _daha doğrusu ritmik_ bir konuşma biçimi arardı ve biçime en uygunu Kerim Afşar’ın Kahvede Şenlik Var’da Garson’u seslendirdiği bir versiyondu), 1991’de sahneye koyduğum Kahvede Şenlik Var’ı galada izlediğinde ağladığını ve esas konuşma biçiminin bu olması gerektiğini söylediğini hatırlıyorum. Benim için çok özel ve önemli bir anıdır. Oyun benim sahnelememle 4 sene oynandı.

 

 

Bazı kanallarda hala yayınlanan radyo oyunları var. Özellikle NTV Radyo bu eski geleneği ayakta tutmaya çalışıyor. TRT’de de yayınlanan oyunlar var. Ama eski kitleyi bulamadığı bir gerçek. Bunu neye bağlıyorsunuz?

 

TV’nin günlük ve haftalık dizileri bazı şeylerin yerini tutuyor. İstediğiniz zaman açtığınız, istediğiniz kanallarda çeşitli alternatiflerini bulduğunuz diziler, bazı şeylerin yerini dolduruyor ister istemez. Sinema kadar olmasa bile radyo ve tiyatronun bundan etkilendiğini söyleyebiliriz. İki sözcüğü yan yana getirdiğimizde zaten sonuç ortada!

 

 

Bir tiyatro yönetmeni ve oyuncu olduğunuzu düşünerek sormak istediğim başka bir şey var. Dublajlı filmlerde ve dizilerde hep  şunu düşünürüz; “seslendirmesini başkasını yaptığı bir oyunculuk ne kadar oyunculuktur?..” Sesin oyunculuktaki etkisi nedir? Radyo tiyatrolarında ne kadar oyunculuk vardır?

 

Dizi seslendirmesi ve radyo bambaşka şeyler. Birinde görülen bir sureti inandırıcı kılma gayreti öne çıkarken, radyoda görünmez ve bilinmez bir kişiliği yaratmanız gerekir. Zorluk ve kolaylık dereceleri önemli değil. Her ikisinde de samimiyet ve beceri en önemli koşul. Ama var olan bir surete uygunluk her zaman denk düşmez. Örnekleri çok. Komser Colombo’nun sesi (rahmetli Savaş Başar) hala hatırlanıyor. Denk düşmesi çok önemli. Radyoda oyunculuk kendine rağmen oynayarak inandırmanız, dublajlı filmlerdeyse bir başkasına rağmen oynayarak inandırmaya çalışmanız gerekiyor. Fark bu! Sesin oyunculuktaki etkisiyse uzun iş. Ayrılmaz bir bütünün parçası ve ileti aracı demem gerek kısaca.

 

Radyo tiyatrolarının kişisel tarihiniz için önemi nedir?

 

İmgelemimin, düşsel dünyalar kurmamın öncelikli araçlarından biri olduğunu söyleyebilirim. Günümüz dünyasının görüntü bombardımanından nasibini alanların anlaması zor. Ama öyle. Yoktan var etmek gibi bir şey işte.

 

Her şeyi bir yana bırakırsak radyonun başına geçip bir tiyatro oyununu dinlemek sizin için ne ifade ediyor ya da ederdi?

 

Ediyor zaten. Sahneye koyduğum oyunların prova dönemlerinde, zaman zaman gözümü kapayıp, oyuncuların gövdesel devinimlerini hiçe sayıp, onları yalnızca dinlediğim olur. Bana bir dünya sunduklarına inanırsam ne yaptıklarına da bakarım o zaman; kendilerine ters düşmesinler diye. Bu alışkanlık sorunuzun doğruluğunu kanıtlıyor bana kalırsa! Önce inan ve inandır; koşul ne olursa olsun!

 

 

Hiçbir çağda olmadığı kadar yoğun bir mesaj bombardımanı altında olduğumuz bu çağda radyo tiyatrolarının kendi mesajlarını iletebilme şansı var mı hâlâ?

 

Yok gibi. Ama... bu disiplinin ortadan kalkmaması için elimizden her geleni yapmamız gerek. Asıl önemlisi edebiyatçılarımızın bu işten ellerini çekmelerine bir çözüm bulmamız. Eskiden olduğu gibi (Behçet Necatigil gibi) önemli yazarlarımızın bu alanda ürün vermelerini  özendirmektir. Oysa herkesin TV’ye dizi yazdığı görsel ve yabancı paraya endeksli dünya, günü kurtarır sadece. İnsanı kurtarmanın yolu düşlemesini sağlamaktır. Tüm izlenenlerin ölçülebildiği bu dünyada, ölçülemeyen tek yayın aracı olan radyo bir umut olabilir insan için. Açık alan budur. Bu şansı kullanmak gerek diye düşünüyorum.