HAYAT SİYAH ÖLÜM BEYAZ ÜZERİNE...

 

Söyleşi: Deniz Durukan


 


‘Bu kitap çok satarsa herkes şaşıracak. Bu kitap satmazsa hiç kimse şaşırmayacak. Her iki durumda da hiç şaşırmayacak tek kişi var: Yazar!’ diyorsun son kitabın
Hayat Siyah Ölüm Beyaz’ın arka kapağına taşıdığın öykünün finalinde. Neden kısa öyküleri içeren bir kitap ve bu kitabın satıp satmamasıyla gerçekten ilgili misin?

 

Şimdiye kadarki tüm verimlerimde, yani şiirlerimde, belli bir yazınsallık düşüncesi hep vardı. Hayatın içindeki yazı’yı hep kovaladım. Hayat Siyah Ölüm Beyaz’ın son öykülerini yazarken (öykü dediğime bakmayın siz) ‘arka kapakta ne olacağı’ üstüne düşünürken öykü kendini yazdırdı. Öykünün sonunu, yani yukarda andığın bölümü, okuyucuyu bir notla arka kapağa göndererek, arka kapakta kullandık. Günümüz okur-yazarlığına ait bir eleştiriyi de barındırdığı söylenebilir, bu kısmen esprili cümlenin. Kim daha geniş okur kitlelerine ulaşmak istemez ki! Ama, ürünle, ürünün sorun ettiği şeylerle ve belli bir edebiyatçı edasıyla  doğru orantılı bu durum. Neden kısa öykü soruna gelince; yanıtı çok zor bu sorunun ama adlandırmakta zorluk çektiğim için, ‘kısa, çok kısa öyküler’ ibaresini kullandım. Son iki üç yıla dağılan bu öykücükler zaman zaman kısa film öyküleri, zaman zaman yaşamdan kesitler, zaman zaman da belli bir görümün çeşitli kişi ve kahramanlar tarafından yorumlanışı olarak okunabilir. Ayrıca bu metinler ne şiir, ne öykü, ne de başka bir şey olmayı becerememiş (belki de yazarının beceriksizliğinden) ama okunmasında yarar gördüğüm metinler. Kendime de saklayabilirdim. İnandığım birkaç dostun yüreklendirici sözleri bu kitabın ortaya çıkmasına neden oldu.

 

‘Bir Ölüye Gitmek’ adlı öyküde “ben evin bıraktığım gibi olmasını bekliyor, umuyor ve diliyordum,” diyorsun.  Bu söz hikayenin işaret ettiği asıl temanın dışında; bir evde dilediğini bulamamanın kırgınlığını da taşıyor. Sanki o evde hiçbir zaman dilediğini bulamamışsın... Sana göre nasıl olmalı bir ev?

 

Sözünü ettiğin öyküyü, bunaltıcı bir yaz gecesinde Moda iskelesinde serinlemeye çalışırken, değerli bir büyüğümün bana anlattığı olaydan çıkarak, olayı biraz da değiştirerek yazıldı. Yıllar sonra doğduğu topraklara dönen, garip bir içe doğuşla oraya gitme gereksinimini duyan dostum, babasının cenazesine gittiğini bilemezdi doğallıkla. Ama yıllar sonraki bu dönüş, belli bir yurtsama duygusunu da içeriyordu bana kalırsa; oraya vardığında karşılaştığı yitiriş duygusu, bir kez daha katlanarak, artık yabancı olmanın, evdekilere yabancı olmanın yitikliğiyle ikinci kez gerçekleşen ölüme dönüşüyordu. Bendeki ev duygusuna gelince; mekan olarak evlerle aram hep iyi olmuştur. Ama evi yaşar kılan yakınlar konusunda hiçbir zaman aynı şeyi duyumsamadım. Belli bir yabanlık, teklik ve yalnızlık peşimi bırakmadı. Evlerle aram iyi olsa da, evdekiler hep uzakatı benim için. Geçmişini yitirmiş biri olarak yaşamayı istedim hep. Nedenini çözebilmiş değilim.  Öykülerin bir çoğunda da bu duygu var sanırım. Evin kendi yaşamının olmasını çok isterdim. Onun kendi belleğinde benim de bir yerim olursa, ne mutlu bana!

 

 “Ben evin bıraktığım gibi olmasını bekliyordum,” cümlesinde işaret edilen diğer bir yan ise evden çıkan her ölümde yaşanan değişim. Ölüm, etrafındaki insanlar için çoğu zaman yıkım oluyor. Bir de ölen kişi, yıllardır aynı evde görmeye alıştığınız biriyse, odanın içindeki eşyanın duruşundaki anlam bile bozuluyor. Ancak sen öykünde bunları işliyormuş gibi görünsen de, belki de o düzenin değişmesinden, o farklılığın eve yansımasından dolayı gizliden gizliye bir heyecan da duyuyorsun.

 

Ölüm her zaman için tekinsiz bir yolculuk sonuçta; doğal ölüm de olsa.  Başkaları için yıkım olarak tanımlanacak bu duyguyu, ben de yaşamamış olmayı çok isterdim doğrusu.

Sözünü ettiğin öyküdeki temel mesele aslında ölümden çok, içsel bir çağrıyla geçmişine doğru bir yolculuğa çıkan kişinin, her şeyi aynı bulacağını sanırken nerdeyse her şeyin değiştiği bir zaman ve mekana varması. Yıllardır uzakta, başka bir yerde olmanın başkalaşmaya bir katkı yaptığı, iki taraf içinde bunun böyle olması, sanırım senin heyecan dediğin duyguyu uyandırıyor. Hayat Siyah Ölüm Beyaz’da kurmaya çalıştığım gizemli, sessiz ve öyleymiş gibi yapan dilin de buna katkısı var sanırım. Bu iki sorundaki ifade de benim amacıma hizmet eden bir okuma geliştirme, daha doğrusu okurun öyküyü yeniden yazma isteğini belgeliyor. Hedeflediğim tam da buydu; bu metinlerdeki tuhaf, tekinsiz ve yabanıl anlatımın, okur tarafından yeniden üretilmeye olanaklı ve kışkırtıcı metinler olmasını istiyordum. Kitap çıktıktan sonraki yansımalar da, senin sorularında da olduğu gibi memnuniyet verici, benim açımdan.

 

Bunun yanında “çağrı benim düşüm değildi” derken, yani ölen kişinin ardından günah çıkartırken, beklemediğin bir sarsıntı da yaşıyorsun. Ölen kişiyle, yani baba ile, ölümden kaynaklanan derin bir bağ kuruluyor aranda. Bütün bu öyküde anlatılan bir kurgu olabilir, ama nedense bana daha çok bir iç döküş gibi geldi.

 

Kurgu olmadığını az önce söyledim; ama dostumun yaşadıkları, o sıcak yaz gecesinin bunaltıcı atmosferiyle ve onun anlatımıyla daha etkileyici bir sahnelemeye dönüşmüştü. Bu bir roman olarak da yazılabilirdi. Yaklaşık iki üç dakikalık bir zamanımızı kapsayan bu etkileyici olay, aynı sıcaklığı ve içsel ateşini romanda yitirebilirdi ya da bana öyle geldi, bilmiyorum. Oysa kısa öykü olarak yazarsam aynı etkiyi yakalayabileceğim sanısına kapıldım. Olay benim başımdan geçmemiş olmasına karşın, içimde büyük bir yara açmıştı. Bu olaydaki ölüm, diğer yok oluşlarla özdeşleşti ister istemez. Ondan kurtulmanın yolu, her şeyi göze alarak (kısa da olsa) yazarak kurtulmaya çalışmaktı. Ben de öyle yaptım! Ben kurtuldum sanıyorum ama başkalarına da bulaştırmışım.

 

Öykülerde, evde, sokakta gördüğümüz bir çok nesneye dikkat çekiyorsun. Aslında yaşantımızın içersinde önemli yerlere sahip olan, ancak önemini düşünmediğimiz, gözden kaçırdığımız bu nesnelerin ruhları olduğu duygusuna kapılıyoruz. Hatta bir bardağın, bir yastığın oda içersindeki duruşu, üzerindeki şekilleri, kıvrımları kimi zaman absürd bir şekilde ifade edilmiş.

 

Çok haklısın. Nesnelerden yola çıkarak yazdığım çok öykü var Hayat Siyah Ölüm Beyaz’da. Kendine ödev vermeyi seven biri oldum hep; bana verilen ödevlerdense hiç hoşlanmadım, yaşamım boyunca. Yaşamamızın büyük bölümünü belirli mekanları oluşturan, yaşamı kolaylaştıran kimi nesneler ve eşyalar arasında geçiririz. Bitkiler ve hayvanlar gibi canlı yaratıklara olan ilgilerimiz, eşyalar söz konusu olduğunda, bencilce bir mülkiyetçilikten öteye geçmez çoğu zaman. Oysa doğduğum günden bu yana yatağımın başucunda duran ahşap etajer benim yaşamımın öykülerini yeniden anlatır bana. Belki de bu duygunun etkisinde kalarak tasarlandı kimi öyküler; bilemiyorum. Koltuğa, şişeye, tabağa, masaya, yastığa yeniden bakmayı, onlar ve onlarla yaşayanların hayatlarını tasarlamaya çabaladığım söylenebilir. Yaşamın garip yanlarına ilgi duydum her zaman. İletişim(sizlik) ve ortak dilin sınırları, yani edinilmiş gerçeklikler yaşamı tekdüze ve anlamsız kılan, bireysel yaşantılara katkı sağlamayan, bizi ve yaşama bakışımızı değiştirmeyen olgular. Şeylere yeniden bakmayı deneyerek, kendi dünyamı yeniden oluşturmaya girişmem, belki boşuna bir çaba; ama hayata seyirci olmak yerine düzenleyici, değiştirici ya da eylemci olmayı yeğlerim. Bunda ne kadar başarılı olduğum tartışmalı bir konu olsa da, bunu denemenin bile bana iyi geldiğini düşünüyorum. Varlık ve yokluk arasında görünmez çizgi anlamsızlığın, absürd olanın ta kendi.

 

Öyküleri okurken kısa metrajlı bir filmi izliyor duygusuna kapılıyorsunuz. Bir oda, içersinde bir çok eşya, arkanızda bir kamera ve görünmez bir yönetmen, öykülerdeki kişinin kafasından geçen düşünceleri, oradaki eşya ile olan sessiz iletişimi okuyucuya aktarıyor gibi. Bu da yazarın gözetlendiği hissini yaratıyor.

 

Çok haklısın. Kısa film konusunda hiçbir deneyimim yok ama görsel sanatlarla olan ilgi ve ilişkilerimin bir yansımasından kaynaklanıyor olabilir bu durum. Zaman zaman çağcıl yaşamın bizi sürüklediği hıza kapıldığımı düşünmedim değil. Sonra anladım ki, bu hız duygusundan çok bir ritm duygusuydu. Özellikle sinemanın kurgu ve montaj hilelerinden ya da kestirmelerinden diyelim, yararlanmışım. Bilinçli bir seçim değildi bu. Gözetlenen ben miyim, yoksa başkalarını gözetlerken ben mi gözetleniyorum, emin değilim. Sürekli başkalarını gözetleyerek, bu alışkanlığına tutsak olan, kendini de gözetleyen bir yazar öyküsü bu kitaba yakışırdı doğrusu. Herkesin birbirini gözetlediği, gözetleyen ve gözetlenenlerin reiting aldığı (yani kanlı paraya temayül ettiği) zamanın hızla aktığı, ölümle yaşam arasındaki aralığın (bilimsel anlamda uzadığı kanıtlanmış olsa da) git gide kısaldığı, şiddet, savaş ve cürüm çılgınlığının doruğa tırmandığı bir çağda yaşarken, ölümün nefesini her an ensesinde duyumsuyor insan. Yaşadığımız çağda bunu duyumsamayan varsa insan değildir, diyorum.

 

Zıtların birliği var öykülerde. Siyahla beyaz, geceyle gündüz, ölümle yaşam, iyilikle kötülük bir anlamda birbirine dönüşüyor. Zıtların birbiriyle uyumu da söz konusu. Hayata da böyle mi bakıyorsun gerçekten?

 

Biz hayata bakarken, doğanın da bize baktığını düşünmüşümdür her zaman. Tanrısal bir bakıştan, bir öte-güçten söz etmiyorum tabii. Karşıtlar yaşamda da her an iç içe; varlık ve yokluğun iç içe olduğu gibi. Bizim hayata olan inancımız da bu karşıtların birliğinden alıyor öz gücünü. Yoksa yaşam dayanılmaz sıkıcı, yok sayıcı ve ölümcül bir şey olurdu. Aldığımız nefesin değeri, verdiğimiz-vereceğimiz savaşların anlamı oluyor bir yerde. Hayata güvenemem ölüm varken. Ama ölümün varlığının da hayatı anlamlı kıldığını bilebilecek kadar, hayatın öğrencisiyim. Hayat Siyah Ölüm Beyaz bundandır!

 

Öykülerin soğuk bir tarafı da var. Belki de yalnızlık duygusunun yoğun olarak işlenmesinden kaynaklanıyor bu durum. Bununla beraber öykülerdeki hırçın tavrı da törpülemeye çalışır gibisin. Bu yazarın hırçınlığı mı? Hayatın mı?

 

Soğuk diye tanımladığın tavrın belli bir zaman, dönem, yer ya da yerellikten kaçınmaktan gelen bir mesafe sorunu olduğunu sanmak isterim açıkçası. Belki yalnızlık duygusundan, belki yitirme ve yitirilme duygusundan, hayatın kıyısında olma duygusundan belki de. Ne olursa olsun, insan olmanın halleri diyebiliriz bunlara. Sana hırçınlık duyusunu verense kitabın son bölümündeki ‘Yazılmış Yazar Halleri’ sanırım. Oradaki dört öykü, daha önceleri başka yazarlar, sevdiğim yazarlar tarafından yazılmış, hayli bilindik, ezberlenmiş söylemler içeren kimi metinler. Günümüzün kimi yazarlık anlayışlarıyla inceden eğlenirken, bu metinlere bir saygısızlık yapmamışımdır umarım. Hayatın şiddeti ve acımasızlığı, her insanı olduğu gibi yazarı da etkiliyor. Yazının kutsallığını yitirişine tanıklık ettiğimiz bir çağ bu. Hayatın her alanında yaşadığımız yitirme ve yitiklik duygusu yazıyı da kuşattı artık; edinilmiş yazarlık hallerinden söz ediyoruz, kimi yazarlar ve yapıtlarının pazarlanma tekniklerinden konuşurken. Oysa konuşulacak başka, önemli ve öncelikli şeyler varken. Bu öyküler de bu duruma bir tepki. Eğer bu hırçınlıksa, törpülemeyelim; bırakalım öyle olsun, öyle kalsın...

 

Ben de oraya gelecektim; son bölümde yazarlık hallerinden söz ediyorsun. Yine popüler kültürden etkilen bazı yazarlara da göndermeler var. Sana göre edebiyatta bir yozlaşmadan söz edilebilir mi? 

 

Geçmişin soylu yazarlık çabaları ve yazma edaları günümüzde hiçbir yankı bulmuyor. Bu da kimsenin umrunda değil. Popüler olan her şey gibi, edebiyatta bir ‘şey’ işte; alınan ve satılan bir anlamlar bütünü, ancak hoşa gitmek koşuluyla. Oysa edebiyat koşulsuz ve kendi koşullarını oluşturan bir yaratım alanı. Vahşi kapitalizmin sanatlar üstündeki etkileri ve oynanan piyasa oyunları bir bir gün ışığına çıkıyor artık. Çağdaş sanatın oluşumunda, siyasi ve gizli örgütlerin pompalayıcı gücü kanıtlandı ve komplo teorisi değil artık bu görüşler. Günümüzde edebiyatı değerinin ötesinde bir metaya çeviren anlayış, kazanç değil bir kayıptır bana kalırsa. Kaybolmaktansa kaybetmeyi yeğlerim.

 

Hayat Siyah Ölüm Beyaz ilk öykü denemelerini bir araya getirdiğin son kitabın. Şiirler sürüyor biliyorum. Öyküye devam edecek misin?

 

Bugüne kadar yazdığım her şey kendini yazdıran şeylerdi. Bunun dışında bir tavrı da benimsemem pek. Şu günlerde şiirler sürüyor, dediğin gibi. Öykü de sürer sanırım. Ama asıl önemlisi, kısa öykülerden sonra, birkaç yıldır içimde taşıdığım bir şey üzerinde çalışıyorum ve daha yolun başındayım. Sarf etmekten korktuğum bir sözcük: Roman.