SUNU

Çiğ sesi denizin, mum
Işığı, kaçan uykum.

Sözcükler, o sözcükler
Heybemde şiir, duyum.

Ey aydınlık bahçeler
Ey rengim benim, öyküm!

O ilkyaz akşamları
O mavi, yoksul türküm!

Eskidim günden güne
Yok çocukluğum, hüznüm.

Bir gölgeyim şimdi
Uzadı sonsuzluğum. 










İLK GİBİ SON 1991


DÜŞ MÜYDÜ?

I.
Hangi yalnızlık bu? Aşıboyalı evleri,
Küf rengi kedisiyle geçmişe dönük, bungun.
Çürük bir iple avluya açılırdı kapı,
Ot bürümüş taşlıktı, yüz değmemiş çarşaftı,
Hüzünle mavi oyalı ve cılız ışığı 
Kandilin, kap kacak, haylazlığı kurumamış
Sabunların. Hangi yalnızlık bu? Bir tas şerbet
Gibi, saz benizli kızların sunduğu akşam!

II.
Gece! O uzun mumlarla aydınlanırdı sofa,
Solgun yapraklar gibi uçuşurdu kadınlar
Odalarda, sedirde yorgun adamlar, tüten çorba,
Bölünen somun, çatal kaşık, ağlayan bir çocuk
Beşikte, yoksul çıngırağı kapının, konu
Komşu, doygun uçuk, tanıdık yüzler eşikte,
Düşsel gemilerle yolculuk, kahve falında,
Mutfakta koyulaşan o pekmez, ekşi gece!

III.
Düş müydü? Eski aydınlıkla pencerede,
Yüklüğe tırmanırdı güneş, arsız gölgeler
Çardakta, o gizem, akasyalar, fesleğen, o
Çivit mavisi sardunya, zamanın tortusu
Küplerde, uykulu yüzlere çalınan o su.
Düş müydü, maviyle algıladığımız o kuş?
Bir ağaca bakıyoruz, o dal, o yaprak, o kök,
Düş müydü? Çayımızın buğusunda hep o gök!


IV.
Tozlu bir yolu geçerek inerdik çarşıya,
Kimbilir hangi susuzluğun rüzgarıydı o
Göksel ağaçları savuran? Kesme taşları 
Sokağın, gölgede boynu bükük bir at gibi
Uykuya dalardı tekne, çeşme miydi gök
Gibi uzayan? Kırsal kokusu dükkanların!


Bir yüz silinmiş bellerden, bir kadın kaç kez,
Kaç kez kendini yineleyen, göğe bakardı.

V.
Nerdeydim? Hangi zamanda? Savrulmuş yazların
Sıcağıyla vururdu saatler. Bir görünüp
Bir yok olan kargaları umutsuzluğun, kim
Bilir, kimdi onlar? Izbe, sarnıç, o yanyana
Dizilmiş kovalar, yorgun ırmaklar gibiydik
Mevsimsiz, ovada, ağaçta, kuşta. Ne oldu
Bize! Kimin bu kırık küpler, çöken bu tortu!
Nerde elin? Hangi yalnızlık bu, hangi korku?



BEKLENTİNİN GÜZELLİĞİ

I.
Sevmiyorum seni ey yoksul tin! Ey bugüne
Taşıdığım ölü güvercinleri geçmişin!
Bırakın yakamı aydınlık günler, süzülüp 
Geçin o buğulu aynadan, tanımayın beni.
Ben ki cana yakın bir yalnızlığın izini 
Sürdüm, kuştum, sedirdim, avluya açılan o
Kapı; kendime kapandım! Dön yüzünü bana,
Ey hergünkü ikilem, ey kendini bilmenin
Güzel çarmıhı, inanamam artık, ne sona
Ne başlangıca. Bir gün kalır benden, kalırsa...

II.
Ey unutuş! Yunduğum ırmaktın sen, günler
Geceler önce. Ovayı gökle toplardım,
Çarpardım, bölerdim sonra, iki kez iki 
Sendin, sana tamamlardım dilsiz aşkları,
Ölümleri; çıplak ve uzaktın, unuttum!
Yeniden başlamanın esrikliğiydi O!
Alkoldün gövdemde dolaşan, sokakları
Yürümüş bir yüz gibi, güzeldin. Çoktun, bir kandil
Gibi, titrek ve yalnızdın. Anımsıyorum! Bir kadeh
Kırıldı -ne güzel!- gecenin kıyısında.

 

ADA

Bilirim geçtiğini kuşların, devinimsiz,
Damların bacaların üstünden ve ağaran
Saçı gündüzün, bakar bu eski pencereden,
Döner dolaşırım, avuçlarım hâlâ deniz.

Rüzgara tüneyen düş, soyut sesi çınarın,
Sıcağı kokan evler, yaz bulutuyla gökte,
Yorgun yeşili asmanın. Beklese eşikte 
Bir çocuk, gözü dönmüş martısıyla sokağın.

Duyarım, tekneler geçer uzaktan, yoksul, kim
Sarılır hüzün yüklü aynalara, bilirim!
Usulca esner kedi, gölge, düşen avluya

Kirli akşam, dökülen sıvası evlerin! Ya
Bu gök uzamıştır ya bu yüzler ya da iklim,
Yaşlı bir adayım belki de, çıkmıyor sesim!



BİR ESKİ YOL

Ey dil, ey bu karanlık odaların mavisi,
Söyle uzak yağmurlarda mı duyulur sesim,
Karışan kanıma külrengi gökler, ey mevsim,
Yunup yıkandığım o ırmak, geceyle, masalsı.

Eski bir sestir deniz yalnızca, biliyorum,
Ey ilk çağdan yana uçan kuş, ey büyü, koşan
Ormanında usun, gizem, penceresi göğün:
Bulut! Durdum kapısında sonsuzluğun. Duydum

Ardımdaydı zamanlar soluksuz, bir kuş uçmaz
Kervan geçmez boşluktaydım, o ıssız koyaklar,
Ey ölgün akrebi saatin, ey yön, ey yıldız!

Hep böyle yalnız ve suskun, yürüdüm, aynalar
Boyu geçmişe dönük, bir bir geçmekte günler,
Ey dil, salla beni beşiğinde şiir, sonsuz!

 


ŞİMDİSİZ AKŞAM

Bir bahçedeydim ben, ne zaman, çıkrıksız
Kuyulardan taşıdım zamanı, bakıp
Durdum kuruyan dallara, yol, süzülüp
Geldiğim başıboş gök, bir başka deniz.

Güneşle gölgeydim, gölgeyle bir ağaç,
Mevsimler boyu şenliklerde, soluksuz,
Uyudum uyandım, gördüm düş. Ey sonsuz!
Baktım gün ve geceydi geçmiş. Ey korkunç

Gözü saatlerin, ölü serilen kuş!
Sanki güzdüm, tepeden tırnağa solmuş,
Yaşadım yine bir avuç aydınlıkla.

Ey şiir, ayna, inip çıktığım yokuş,
Yüzümde çizgi. Koyduğum taş, sesimle,
Çekip giderim, şimdisiz bir akşamla!



İNCİNMİŞ YÜZ

Bitkinim yine korkularla, cebimde kül,
Taflan ve kuş, ayrılıkların mevsimi
O denize açılan, bakma ıssızlığım
Yalan! Silin tüm sayfalardan adımı!

Unutun beni! Bunasın dil, tavsasın söz,
Çatlasın büyük duvar, toprak yarılsın.
Ah inançsızlık! Yapıştı yakama güz,
Bu oyunda ben kendimsiz n'aparım!

Ey kendine seçtiğim bu kaçıncı yüz,
Kaçıncı kirletilmiş gök, benzerim ol sen,
Önce kokularınla yun beni, sonra üz!

Sakla ölülerimi, bu aşk da bitsin!
Eleklerden süz beni, kalmasın hiç iz,
Çek tetiği! Yırtılsın giz, sesim dirilsin!



İLK GİBİ SON!

Ağzımda o çürük güneş, koşuyorum,
Gök gibi, uzak gibi, bilmiyor kimse,
Ey sonsuzluk, ey bir maviyle göçebe,
Hüzün ey, sendin zaman, yok saatte kum!

Bir şey vardı unuttuğum, anılar mı
Böyle yorgun, gündüzle titreyen ayna,
Avucumda ölümlü bir deniz, söyle
Çocukluğum söyle, batıp çıkan gemi.

İlk gibiydim ıslanan bu yağmurda, kim
Bilir ne zaman uyandım, bir eski
Sokak, yitirdiğim geceyle tanıştım.

Yinim sarsıldı ağaçlar gibi, iklim
Yok sandım, uzak kuşlardı o ikindi,
Uyandım sesimle, ilk gibi son gibi!



SAĞANAK

Çoğalmanın başladığı bir yer var. Bir im, bir belirti, elişi bir geyik belki, tel, duvak, taflanlar, ayrıkotları, uzun yüzü çardağın, belki de bir inek, yutmuş göğün alacasını, söğütler, puhu kuşları, çit çubuk, bir sap fesleğenle yiten atlı ovada, yıkılmış duvar, kent, kasaba, çarşı, cümbüşler, maviler, yeşiller, yeldirmeler ya da, yalnızlığın eğreti sabahları, kadınlar, kızlar... 'Çoğalmanın başladığı bir yer var,' diyorum. Bir ağaç orda, bir kuş, kerevetin yenik tahtasına uzanmış o ölü, yazları kışları onun, eprimiş çamaşırları, soğan hevenkleri, bir diş sarmısak, kekik, çobanıl akşam, köye dönen sürünün haylaz çıngırakları, ibrişim gökler, dam, çatı, ezgisel uçuşu güvercinin. Çoğalmanın başladığı bir yer var, aydınlığımız gibi, eşikten bakan kedi, yabanıl güzün ağaç diplerine gömdüğü çocukluğun Çin masalları, solgun uçuk, kaşla göz arası!

Turgay Kantürk