VE GÖL G...

I.
Merdiven dibidir Çocuk. Rutubetli
Bir adak. Her sorunun karşılığıyım
Hiç


II.
Topaçtır döner Söz de.
Düşünmek çoğaltır, bir başkasına.


III.
Hep o tehlikeli Mevsim; Çığlık!
"Azar azar yırtılır zar" der'
İn.


IV.
Günebakan tarlasıyım, çıkış yok.
Güneş ve Toprak, bildik ikizim; has'
At.


V.
Buluştuğumz yerde bir yaprak sıkıntısı
Ve yolunu yitirmiş ve Tay.


VI.
Uysaldır yakamoz, yürüdüğüm yağmur
Islak, Ayna'nın içinde.

VII.
Gümüş olduğunu anımsatıyorum Su'ya
Orman yangını ellerim, yayılıyor.


VIII.
Usulca iç çekiyor Zaman
Bana susmayı öğreten tohum gibi.


IX.
Bu bir bir kapanan Kapı'lar
İdam sehpasıdır Kent ve Deniz'e
Doğru.


X. 
Gece yadırgamaz hiçbir Şey'i.
Hem diri, hem Yok'tur Ağaç.


XI.
Nesneler: tek benzerimiz bizim!
Son yanılgımız. Bulut gibi ve Beş'
Gen.


XII.
Bin yıllık bir ölüdür, öter sazlık da.
Başlarken Yarın ve Yeni'
Den.


XIII.
Eğer dönmeyeceksen ve Ateş
Benzeyecekse ırmağa; inançsızım.


XIV.
Damlara izin verin, damlasın ve kırışsın Dil.
Konuşmak; o huzursuz Çiğ'
Dem.

XV.
Değiştirmek isterdim yüzümü, eski yüzümü
Yaprak görmez nasılsa.


XVI.
Sabahsız bir kör inanç gibi, geç-git
Bahçemden, selamsız. Sormam
N?


XVII.
Böyledir Kırlangıç da. Senden kalan bir Ç'
Öl gibi, sürmekte...


XVIII.
Ses, ne zaman dönüşse gül yaprağına
Odalarda daralır İç'
İm.


XIX.
Hep böyle dar kulelerde mi
Geçecek ömrün?

XX.
Yeni patikalar bulmalıyım, yeni rüzgar!
Kendim için,
Size.

XXI.
Bir resmin önünde sayıklar gibi bak
Kağıda. Renk'
Siz.

XXII.
Yeni bir sayfa açıyorum kapatırken
2 de 1.

XXIII.
Yaşlandıramaz beni Gök ve Flaubert
Gövdem sevişir kuşlarla, Kuş'
Kum.



XXIV.
Unutulmuş dillerden konuşsak; Yazmak-
Cehennem diriliği; susma.
- Ama..


XXV.
Yazdıkça durur Zaman 'dı. Sis
Döner yatağına ilk gibi
Son.


XXVI.
Her şeyi'i geçtim sandım 'dı,
Duvarda büyürken Göl
G.


XXVII.
Benden sonra bu uğultulu tepede
Ne Savaş ne Barış; ot bitmez.


XXVIII.
Bölünür Aşk da. Önemi yok fırtınanın.
Geçip gittim burdan.
- Dan!...


XXIX.
Benden Sonra'ydım sizden Önce.
Çatladı Duvar; yazdım'
Dı.

XXX.
Karanlıktı, pıhtılaştı Şiir
Başlarken bitti, uzak'
Tan.



GÖL FELAKETLERİ

Göl bunu nerden bilsin! Rüzgarın
kıyıyı öptüğü saatte kuruyan kanı.
Oysa arsız bir böceğin bıraktığı izdir
toprağı ikiye bölen ve başkalaştıran
an'ın hoyratlığını, kendini bilmez
ay vaktidir düş, uzar iç gölgelerine
Zaman'ın, dağılır yüze vuran her şey
bulutun yaprağıdır düşer, kirpiğimize
akşam! Boşunadır bedenin avunduğu,
savrulduğu yalan'sözle; yazdığımız.
Bak işte senin ellerindir dağıtan sisi
suyun üzerinden, sensin çamlara
sürtünen ürkek sincap, bırak oyalasın 
ruhumuzu ışık, hergün yeniden
başlattığımız o yanlış'isyan. Göl
bunu nerden bilsin! Dipteki çamurun
yüzümde bıraktığı izleri ve küçük bir
ürperti gibi solan çırpınışını sözün, kaç
kez yıkandığımızı aynı suda! aynı suda!
aynı suda değiştiğimizi ve ölmeyen
ikizimin yok'eşgalini, öperken yakalandığımız
aynalar gibi; ben (yani yakanızda
bir intihar lekesi) yoldan çıktığını
sesimin, elimin suya her değişinde 
kan! kan! kan! Göl bunu nerden bilsin! 
Unutup kısaldığını günlerin, uzadığını belki de,
yaşlı bir sandal gibi ömrümüzün batıp 
çıktığını iklimlere, kaç kere, suya atılan
taşın çökmesi gibi, düşer ya içimize
bir sesin bıraktığı tortu, her yüz biraz 
daha gergin, karanlık, tenha ve ıtır!
Bitmek tükenmek bilmez çabası
ormanın, benzemek için ölüdoğaya.
Göl bunu nerden bilsin! Taklalar
atan bir kuşun gölgesi tutuyor 
elimizden yine de, eksiliyor haberci
güneşler birer birer, ne kalırsa bizden 
suya, onu arıyoruz, dönüşmek için




dağa taşa. 'Gidelim.' diyor ses,
bu durgunluk bize göre değil, bize göre
değil tatlı suda biriken acı. 'Gidelim.'
Yolun yarısıdır göl! Sonu gelmeyecek yolun
yarısı; bilmiyor ses. Göl bunu nerden 
bilsin! Oysa bir avuç tuz yeterdi
sarmaya kanayan parmağı ve suya
değdiği yerde yunup yıkamak için ay'ı.
Bak senin yosunların bunlar; saçların,
terinin serin koyağı, çıkmaz sokağın
senin; boşluğun, senin yasakların
bunlar, çektikçe koparıp atan ağları
ve kendini çoğaltmaktan üşüyen
bir çocuğun karatahtası; dilim (gün
sanrısı, gece haylazı). Kibar bir hırsız
gibi yürüdüğüm aytaşları, ne geçmiş
ne gelecek, yırttım yazdığım falları.
Bir kahkaha kadar kısa mı ömrüm, 
boğazıma dizilirken ardımda bıraktıklarım. 
Göl bunu nerden bilsin! Issız yol
serserisiyim, biterim kurak tarlalarda,
bir ıslıktır hasadım, çiğ olurum yaprağına
düşerim kör kuyulara. Bilirsin, gözkırpan 
felaketler yıldıza benzer uzaktan, boşuna
yansır ölümün sesi duvardan, (yani kapına
bıraktığım nergis dönemez suya) zor!
taşımak maskelerimizi, eğerken boynumuzu suya
ağırlaşan gözlerimiz, hercai bir aynadır yüz,
kendi kokumuzu bile gizleyen. Göl bunu nerden bilsin!
Eşyadır ağaç, yineler kendini, düşkün, 
yeşil de öyle. Renkler bizim neyimize?
Vurulmuştuk hani, siyah-beyaz bir filmde,
alnımızın ortasından, alnımızın ortasında
kuşlar! kuşlar! kuşlar! kuşlar! 
ve bir şeylerin eksildiği o kötürüm
saatte başlamıştı unutuş, kim kırmıştı
dilimdeki göktaşlarını, o gececil 
ıslaklık; aşk! aşk! aşk! Yön göster bana
ey yılgın pusula, gizlendiğim sazlık,



hep açık mı kalacak içimdeki yara, bak
kara göründü; kara! Uzat bana boynunu,
kağıt gemilerim battı, düştü kale eyvah!
Bağlanmakta ayak dirediğim iskele;
sen bu suyu geçemezsin, çıkmaz bu yol
çöllere bile, bitmez cehennem yolculuğu, 
Göl bunu nerden bilsin! Çek al şu 
sırtıma saplanmış şimşeği, yerle 
gök ıskalıyor her şeyi, her şey 
kağıtlar için biraz da, harfler, 
tümceler için, benim için patikalar, 
göle vuran kunduz leşleri, çek al suda 
parıldayan o bıçağı, siyah hayaletimi
düşürme tuzaklara, orman gölü gizler,
ben seni de uyuturum bil, kucağım alev
yatağı, düşüncenin en çıplak noktası;
hiç burda olmadım ben! Bir sedef 
telaşıyım en fazla, uzaklığım kendim için,
küllerini eşeleyen gezgin, kaygılı ve
uçuk, zamanın daraldığını söylüyor ipek,
yok'dili konuşkan gecenin; sussam
yazılan göl de eskir.
Göl bunu neden bilmesin!






GÖL ŞARKILARI

I.
Ah! zorbaydı, esrikti zaman
Eğilirken söğüdün dalları suya
Yeni kuşlar öterdi
Gölgeler gövdesizdi o zaman
Dedim. gideceğim buralardan
Ayağın değecek bulutlara
Gideceğim buralardan, ipekçe.


II.
Durgun suyun diliyle geceler boyu
Uyudum ıslak, Göl! yatağım!
Boğazıma sarılırken hırçın mehtap
Dedim, çağırma beni sulara
Hiçbir yere, her yere
Beni! sulara..

III.
Giydim ağaçlarımı ve elimde ay
Uzamış sakalımla uçacağım pencereden
Kaçışacak suçlarım, ak saçlarım
Rüzgar bilir nasılsa.

IV.
Bir an uzatza elini göl
Biliyorum kuruyacak, ötmeyecek sazlık
Ardımdan.

V.
Unutacağım yapraktaki çiğ damlasını
Kuruyacak benden sonra
Düşecek yarın yine yaprağına
Dönmeyeceğim bir daha
Yaprağıma.

VI.
Uzakta havlayan köpek
Öten horozuyla köy yolu
Doluşuyor odaya, bir telaş gölde
Düşününce başlıyor ve bitiyor Gece.
VII.
Yakın mağaralara gizlendi güneş
Barınağım; küsme bana, gidiyorum.
Ne kuzey, ne güney
Doğu! Sonsuz su...

VIII.
Uymalıyım çağrısına
Açık kapıları kapatarak; çamur!
Oysa vardım! Olmalıydım!
Devrilirken bir kayık gölde,
Yıldız yüklü.

IX.
Tahta köprüyü geçince, batıya doğru
Duydum saatin vurduğunu
Uzandım, çarşaf gibiydi göl ve gök,
Dünyanın Toz'u üstümde..

X.
Oysa Yok'tum!

Göl bunu da bilsin!




TİNCTURA AURİ

I.
O yaprağı yerine koy! Mevsimler bilmez
tadını şarabın, o köhne ay da yorulur
susmaktan, kimbilir kaçıncı teknedir
batan bu sularda, bu sularda kurulur
pusu; döner kendimizden kendimize dil!
Bir çeviri yanlışıdır, yuvasını yadırgayan
dokunuşlar ve kuşlar, başımız eğik,
geçeriz akşamın hanlarında uyuklayarak
ve çalar tepemizde o ürkünç çan!

Sonra ayağı kırık bir iskemlede geçirilen
loş saati güzlerin, sereserpe yatılan
toprak, yapışır avuçlarımıza ölgün kil!
Kim bilebilir, belleğimizdeki göçmen
kuşların gittiğini, kimbilir hangi diyarlara
ve beynimde durmadan kanayan yara,
baktıkça eskiyen yüzüm, son alışkanlığım,
som akışkanlığım, bendim o kadırga.

II.
O sözcüğü yerine koy! Kitabın içinde tut 
yasını, iğne deliğinden geçir her şeyi; sesimi,
sanma ki söylenmedi deniz gören odalarda
aktığımız bir yastıktan bir yastığa, elimden
tutan tek heceli taş, düşerken kör kuyulara.
Ters çevrilmiş bir kayık ol, ne olursa o zaman
olsun, albatros yaralansın bakışlarınla, göze
güzel görünsün ahtapotlar, eşele toprağını
bu hepimizi katleden ülkenin, beynim ve
dilim, nasıl da kanıyor ahh! 

Sana gelince ey cani okur! 
Kolla kendini, koru tenini benden, 
ey uyumlu aşkların egemen böceği, 
tinim bir kara kasırga; susma! Sana göre
değil bu doygun zaman, seyrek ve garip 
bir mürekkeple çizilmişsin sen; bulutsu!
oysa pervanedir şair ahh! Yaklaştıkça 
uzaklaşır şiir; koru kendini!

Turgay Kantürk